New York Günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
New York Günlüğü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2010 Cuma

New York Günlüğü #7

7 a.m. in the lobby!
Sevgili günlük;

Artık bitti, dönüyoruz. Yine de New York'taki son saatlerimi hâlâ görmediğim yerleri görmek için harcamayı tercih ediyorum. Son kez B&H Photo ziyareti, Times meydanına son bir tur ve tabii ki NBA Store.

Güzel olacağını biliyordum, ancak bu kadarını tahmin etmiyordum. Çikolata dükkanına girmiş çocuk gibiydim, her şeyden istiyorum! Çok güzel bir saat vardı örneğin, Atlanta versiyonu olmadığı için alamadım. El çantasından anahtarlığa, sweat shirt'ten bardağa, tişörtten sırt çantasına, hatta bilekliğe kadar birçok şey aldım. Alim'in yeşil geyiği, Onur'un "Where Ewing Happened" ve Tatü'nün "Miami Heat" ve takımlar üstü insan Eler'in NBA tişörtleri tamam. Orkun için Lakers'ın Türkiye'de satılmayan bir ürününden tercih edip taraftar havlusu aldım. Onur beğendi, diğerleriyle henüz görüşemedik.

Sonra otel ve hava alanının yolunu tuttuk. Alanda birkaç saat uçağın içinde bekledikten sonra Türkiye'deyiz.

Günlük, New York'tan bu kadar. Son iki günü geç yazdığım için üzgünüm, ancak en azından bitirebildik :)

Şimdi teşekkür sırası.

Bu geziye beni gönderen kişi olan Erkan Arseven'e;
Gezi boyunca hem iş hem de arkadaşlık konusunda harika iş çıkaran Yavuzalp Yamaner'e (Fotoğrafları için yavuzalpyamaner.com adresini ziyaret edebilirsiniz);
Amerika'da tüm gruba göz kulak olan, bizi mutlu etmek için gece-gündüz çalışan Nagwa Nabih'e ve organizasyonu düzenleyen Nike'ye,
Yeni dostlarım Sedat, Volkan abi, Gil, Alon, ve Yoga'ya,
Buradaki koordinasyonu sağlayan Buket Şenarıcı'ya;
Tüm işlerini güçlerini bırakıp beni görmek için fırsat yaratan güzel insanlar Cappie ve Alex'e bunu unutulmaz bir gezi haline dönüştürdükleri için teşekkür ederim.

Hayata bakış açımı değiştiren bir tecrübe oldu. Minnettarım.

New York Günlüğü #6

Sevgili günlük;

New York gezisi ortaya çıktığından bu yana beklediğim gün sonunda geldi, Madison Square Garden'a gidiyoruz. Programa göre saat 12'de otelde buluşmamız lazım, ilk kez sabah yedide değil! Fakat buradaki günlerimizi boş geçirmek istemiyoruz ve Türkiye'den verilen siparişleri almamız gerek. Yavuz, Volkan abi ve Sedat'la birlikte yola koyuluyoruz. İstikamet Apple Store. Adresi bilmiyoruz ama, daha önce de söylemiştim, burada kaybolmak imkansız. IPhone 4 adlı oyuncağın anteniyle alakalı bir sorun yaşamışlar, bu yüzden piyasadan toplatılmış. IPad ise yok satıyor. Pazar sabahı 10'da Apple Store tıklım tıklım!

Ardından Oakley'e gittik. 11'e beş kala dükkanın önündeydik, açılması için beş dakika kadar bekledik. Yavuz eşine gözlük alırken, kendi gözlüklerinin de lensini yeniledi. Benim beğendiğim gözlüklere 375 dolar fiyat biçmeleri alışverişimizin kısa sürmesine sebep oldu. O paraya Türkiye'de araba alınır!

Akşam için bir Hudson Nehri turu düşünüyoruz. Hava da güzel, planı yaptık. MSG çıkışı tura çıkıyoruz.



Her şeyi tamamladıktan sonra Madison Square Garden'ın yolunu tuttuk. ABD-Fransa maçı başlamadan 45 dakika önce salondayız. Eğlence başlamış bile. Tüm koltukları bölüm bölüm ayırdıkları için yer bulmak çok kolay. Nike sağolsun, koltuklar gayet iyi yerde. Hemen saha kenarındaki kalabalık dikkat çekiyor. Tony Parker ve Eva Longoria orada. Hemen yanlarında Thierry Henry ve Andrea Rajacic var. Ve Ronny Turiaf. O yalnız, ancak bunun bir tercih olduğunu düşünüyorum. Çünkü Ronny New York'ta inanılmaz popüler. Hepsinden fazla tezahüratı o alıyor.

Kiss Cam'de Eva-Tony ikilisi öpüşürken ilk çeyrek bitivermiş bile. Amerika Kevin Durant'in dört, Lamar Odom'ın beş numarada oynadığı sistemi tercih ediyor. Topa baskı yapıp, rakibi top kaybına zorlayıp hızlı hücuma gitmek. İyi de, top çalamazsan ribaundu kim alacak?



Fransa hücumda çok sınırlı bir takım olmasa, ABD sorun yaşayabilirdi. Onlar da Nando de Colo'yu oyun kurucu oynatıyorlar. Nicolas Batum iki, Flo Pietrus üç, Boris Diaw dört, Alexis Ajinca beş. Onlar da çok atletikler, fakat baskıya çözüm üretebilecek bir takım değiller.

Öte yandan Amerika'nın Brezilya ve İspanya gibi ciddi pota altı oyuncularına sahip bir ekibe karşı neler yapacağını merak ediyorum. Fransa'ya karşı bile atletizm farkı bu kadar ortaya çıkıyorsa, diğer maçları tahmin bile edemiyorum. İkinci çeyrekte bir ara alan savunması denediler, ancak birlikte hareket etmekten çok uzaklar. Fransa biraz hızlı top çevirebilseydi durum farklı olurdu. Sonuç olarak, Fransa maçı pek ölçü değil.

Salondaki eğlence devam ediyor, maça konsantre olmak çok zor. Maç demişken, fark 30 oldu ve Rudy Gay ile Andre Iguodala kendi aralarında küçük bir smaç yarışması yapıyorlar. Maç sonucu: 86-55.



Porto Riko-Çin maçı başladı. Selçuk Ernak o kadar çok kilo vermiş ki, onu Çin bench'inde ayırt etmek çok güç. Bir türlü konuşma fırsatı bulamadık onunla da. Amerikalıların çoğu salonu terk etti ama inanılmaz bir Porto Riko seyircisi var. Çok ateşliler. En büyük alkışı eski NY Knicks oyuncusu Renaldo Balkman alıyor. Maç felaket. Çin Sun Yue'nin eline bakıyor, Yi Jianlian ortalarda yok. Porto Riko'da pas verene ceza var sanırım, herkes şut atmanın peşinde.

Çıkışta MSG duvarları dikkat çekiyor. Salonun tarihi anlarını teker teker anlatmışlar. Özel bir yer olduğunu hissettirmek için çok çalışılmış. Gelen, iliklerine kadar kutsal bir mekana girdiğini anlıyor. Sahi, Abdi İpekçi'de de bunu yapsak ya. Eurobasket 2001, Efes-Stefanel finali, Magic Johnson'ın all-star maçı, Fenerbahçe'nin 100. yıl şampiyonluğu, Efes-Minnesota maçı bir çırpıda aklıma gelenler. Biz neden hikayeleştirmiyoruz ki bunları? Abdi İpekçi yeteri kadar özel bir salon değil mi?

Neyse, salondan çıkarken yağmura yakalanıyoruz. Yani gemi seyahati yattı. Alışverişe devam edelim diye düşünüp, Erkan abinin önerdiği Century 21 mağazasına doğru ilerliyoruz. Yıkılan ikiz kulelerin hemen karşısında. Bu arada yeni World Trade Center inşaatını da gördük. Binanın yeni halini pek beğenmedim. Günlük, burası iki saatte gezilecek bir yer değil. Hem çok ucuz, hem de her şey var! Hediye zamanı!

Ekip bugün Meksika mutfağını tercih etti. İstikamet Rosa Mexicano. Harika bir servis anlayışları var. Türkiye'de bir yere gittiğinizde çaylak olduğunuzu belli ederseniz, hesabın şişkinliği sizi şaşırtabilir. Ancak burada öyle değil, görevliler sizin güzel vakit geçirmeniz için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. New York'ta olanlara tavsiye edilir.



Yemek çıkışı fotoğraf çekmek istiyoruz, yağmur ona da izin vermiyor. İki seçenek var: ya uyuyacağız, ya da bir kulübe gideceğiz. Türkiye'de uyuruz diye düşünüyorum. Eğlenceli bir gecenin ardından otelin yolunu tutmamız biraz geç oluyor. Yarın son gün, artık dönüyoruz!

16 Ağustos 2010 Pazartesi

New York Günlüğü #5



Sevgili günlük;

Kobe Bryant'in çok yetenekli olduğunu biliyordum, ancak bugün gördüklerimden sonra kendisi artık bende özel bir yer edindi.

Harlem'de Rucker Park'ı ziyaret etti Kobe. Önceki gün Wade, CP3 ve Carmelo da gelmişlerdi, hatırlarsın. Hepsinin çocuklarla arası çok iyiydi, fakat Kobe gelince "farklı" olduğunu kanıtladı. Yaklaşık bir saat boyunca, idman yapan çocuklarla teker teker ilgilenip onlara hatalarını gösterdi. Ve günlük, inanır mısın yaklaşık 15 çocukla bizzat ilgilendi ve hatalarını düzeltene kadar da onlardan vazgeçmedi. Kobe buradaki çocuklara verdiği umutla, onlara hayatları boyunca unutamayacakları bir tecrübe yaşatmasıyla bambaşka olduğunu kanıtladı. Başından geçenler göz önünde bulundurulursa Kobe'nin bu tip Halkla İlişkiler etkinliklerinde daha çalışkan olması normal karşılanabilir. Fakat bu iş tamamen samimiyet kokuyordu.



Rucker Park'ta Kobe'yle güzel bir sabah geçirdikten sonra öğlen buranın ünlü bir restoranına daha gittik. Yine detay vermiyorum, ancak Dinosaur BBQ kesinlikle et oburların gitmesi gereken bir mekân. İşimiz bittikten sonra Rucker Park'a geri döndük. Nike, kendine özel tişört yaptırabildiğin bir alan kurmuş. Orada hem kendime hem de kardeşim Çağrı'ya güzel tişörtler dizayn ettim. Çağrı çok beğenecek diye düşünüyorum, inşallah yanılmam :)

Çocuklar ve sokak basketbolu maçları vardı. Arada bir şut atabilme fırsatım oldu, isabetli! İkinciyi atmayarak Rucker Park kariyerimi zirvede bırakmaya karar verdim. Güzel sokak basketbolu maçları izledik. (Günlük, seni okuyan bazı basketbolseverler "sokak basketbolunun güzeli mi olur" diyebilir. Onlara söyle, oluyor gerçekten.)

Atışmalar, maçı anlatanların taktığı lakaplar ve inanılması güç hareketlerle New York kültürünü sonuna kadar yaşadık. Yani o kadar fazla vakit geçirdik ki, gün sonunda konuşmamız bile değişti. Bizim Yavuz doğma büyüme Bronx'lu gibi konuşmaya başladı İngilizceyi. Beni düşün artık.


Amerika-Çin maçı sadece iki ülkenin basınına açık olacakmış. Madison Square Garden hayalimiz bir gün daha ertelendi. Ardından Fransız oyuncular idmana geldiler. Dışarıda hava çok sıcak olduğu için yaklaşık 20 dakika idman yaptılar ama pek idman gibi de değildi. Fikrimiz olmadı takım hakkında. Sadece Nando de Colo oyun kurucu olacak, Alexis Ajinca da fena görünmüyor. İdmanın ardından Nicolas Batum ve Ajinca ile konuştuk. Ardından da Mickael Gelabale ile Erman Kunter sohbeti yaptık. Türkiye'ye döndüğümde tüm röportajları uzun uzun yazacağım.

Gün sonunda sokak basketbolu all-star maçı vardı. Anthony "Africa" Pimple bizlere harika smaçlar izletti. Bu sahada bir maçta 86 sayı atarak rekoru elinde bulunduran Steve "86" Burtt Jr.'ın pasları, Kareem "All Day All Night" Reid'in üçlükleri, Adris "Too Hard To Guard" DeLon'un inanılmaz top hakimiyeti ve The Trouble'ın üçlükleriyle maç eğlenceli geçti.



İşimiz akşam sekize doğru bitti. Akşam yemeği için ekip bu sefer Meksika restoranına gitmek istedi. Rosa Mexicano ismini bir kenara not et günlük. Gayet güzel. Hizmet anlayışı da harika. Ancak rezervasyon yaptırırsan daha iyi olur, çünkü çok kalabalık.

Çok yorulduk, bu gece dışarı çıkmıyoruz günlük. Yarın sabah erkenden kalkıp alış-verişe gideceğiz.

Hoşçakal!

15 Ağustos 2010 Pazar

New York Günlüğü #4


Sevgili günlük;

Dün için geçirdiğim en iyi gün demiştim, bugün daha büyük bir olayın olabileceği aklımın ucundan bile geçmemişti.

Sabah yedide otelden çıkarak sokak basketbolu efsanelerinin doğduğu Rucker Park'a gittik. Yaptığım ilk iş, bu işin Türkiye'deki uzmanı Kerem Yılmaz'ı aramak oldu. Ancak o hayattan o kadar uzaklaşmış ki, "Kerem'cim Rucker Park'tayım, seni andım." cümlesini "Kerem'cim VakıfBank'tayım, seni andım" olarak anlamış. Orta yolu bulmamız biraz uzun sürdü.

Rucker'da Dwyane Wade, Chris Paul ve Carmelo Anthony'nin katılacağı bir etkinlikte olacaktık. Gittiğimizde biraz yağmur vardı ama hava sonradan düzeldi. Nike ekibi farklı bir organizasyon düzenleyerek bildiğimiz Rucker Park'ın zeminini parkeye çevirmiş.
Chris Paul 1.83 boyunda. Diğerini siz düşünün artık.
Çok da güzel olmuş. 10 haftadır basketbol eğitimi gören çocukların diploma töreni vardı ve tören öncesinde Chris Paul, Dwyane Wade ve Carmelo Anthony üçlüsü çocuklarla basketbol oynadılar. İtiraf etmek gerekirse o zamana kadar çok hareketli geçmiyordu etkinlik. Wade 1.40 boyundaki çocukları bloklamaya başlayınca işler keyifli oldu.

Gücün bu çocuğa mı yetiyor?
Yavuz'la birlikte saha kenarına indik ve haberi yapmak için konuşlandık. Sahayı arkama aldım, tam anons çekimini yapacakken Yavuz arkamdan birisinin geçtiğini söyledi. Sinirle dönmemle birlikte kısa süreli bir felç geçirdim. Zira bu işi yapıyor olmamın sebebi olan adam, Michael Jordan yarım metre uzağımdaydı. Yavuz garip sesler çıkardığımı söylüyor, hatırlamıyorum. Hayranlık müessesesinin pek bana göre olmadığını düşünüyordum. Değilmiş. Jordan'ı görünce kendimi kaybettim adeta. Bu sürprizi yapan herkese çok teşekkür ediyorum günlük. Hayatım boyunca bir kere karşıma gelecek bir fırsattı.

İşte bu kadar yaklaştım!
Birçok uluslararası basın mensubu yoğun program yüzünden yorgun düşüp gelmemeyi tercih etmişti üstelik. Yine de basından 100 kişi vardık ve insanlar bir anda Jordan'ın etrafına yüklendi. Kimse sahanın diğer tarafında Melo, Wade ve Paul'ün olduğunu umursamıyordu sanki. "İşte MJ olmak böyle bir şey" diye düşündüm. Korumalar birlikte fotoğrafa izin vermedi ama karambolde elini sıkabildim. Günlük, sağ elimi bir daha yıkamayacağımı tahmin ediyorsun herhalde.

Çocuklar için sabah sekizde Harlem'e gelmesi...
Etkinliğin bitmesinin ardından yemek için biraz Harlem'de dolaştık. New York'un merkezinden sadece 15 dakika uzakta bu kadar farklı bir dünya yaşanıyor olması çok şaşırtıcıydı. Beşinci caddede dev gökdelenlerde pahalı mağazalar varken, Harlem'de insanlar kilise önünde yardım yemeği için sıraya girmiş bekliyorlardı. Popeye's bulduk, büyük boy içeceklerin gerçekten büyük olduğunu fark ettik!

Harlem
Tekrar Rucker Park'a döndük. Porto Riko-Brezilya maçı geçildi. Ardından biz yan tarafta bulunan çadırda hatıra posteri için oyuncuların imza hareketlerinden birini yaptık. Ben Deron Williams'ı denedim, posterim güzele benziyor!

Rucker Park'ın gerçek kültürünü anlamamız için mahalle maçlarını beklememiz gerekti. Brooklyn-Bronx maçını izledik. Rucker Park'ı bilenler bilir, oyuncular lakaplarını burada kazanır. Brooklyn-Bronx maçında da birçok oyuncuya lakap takıldığını gördük ve çok eğlendik. Yarın Yavuz'la Rucker Park hakkında bir öykü/haber yapmayı düşünüyoruz umarım kıvırabiliriz.

Ray Charles :)
İşte Rucker Park'ta dünkü maçtan bazı notlar/espriler:

  • Gözlüklü bir oyuncu "Ray Charles" lakabını aldı.
  • İnce görünümlü bir oyuncu "11 pounds 9 ounches"
  • Kafa bandını ilginç bir şekilde sadece saçına takan bir oyuncuya "Belki kafa bandını çıkarırsan daha rahat düşünebilirsin"
  • Steps yapan bir oyuncuya: "Hey, topla birlikte çok fazla adım attın. O kadar yürümene gerek yok, her metro istasyonunda bilet satılıyor zaten."
  • Hatalı karar veren hakeme "Hayatında yaptığın en iyi iş buysa, bekar kalmana şaşırmamalı."

Rucker Park eğlencesi akşama kadar sürdü. Otelde duş alıp hemen yemeğe gittik. New York'tayken ünlü New York bifteğini tatmadan olmaz dedik ve aldığımız tavsiyeler üzerine Wolfgang's adlı mekana gittik. Ramazan ayında olduğumuz için bu kısmı geçiyorum günlük, ancak New York'a gelenlere Özgürlük Anıtı'ndan önce bu mekanı tavsiye edeceğim.

Yemek sonrasında Air Force 1 ayakkabısı için özel yapılan bir belgeselin galasına gittik. Genelde New York yerel kültürünü anlatan bir belgesel olmuş. Spor ayakkabı meraklıları mutlaka izlemeli. Derken gece yine 12'de bitti. Otele dönüş saat bir, haber/yazı yazmak dördü buldu. Sabah yine yedide başlıyor mesai. Sanki biraz yorgunum ama her saniyesine değerdi. Allah herkese hayalini yaşama fırsatını versin. O zaman hiçbir şey düşünmüyorsun işte.

Hoşçakal!


Günlükte yarın: Kobe Bryant. Madison Square Garden...

14 Ağustos 2010 Cumartesi

New York Günlüğü #3

Tiyatroda basketbol!
Sevgili günlük;

New York'taki üçüncü günüm şu ana geçirdiklerim içinde en güzeliydi. İnanılmaz yoruldum ama gecenin bir vakti yazıyı yazacak motivasyon ve enerjiyi bu güzel gün sayesinde buluyorum.

Bugün mesai sabah yedide başladı. Radio City Music Hall'daki röportajlar için oraya gittik. Tüm dünyadan gelen yaklaşık 200 basın mensubuyla birlikte kaos yaşamadan röportaj yapabilmek için iyi bir organizasyona ihtiyacımız vardı ve Nagwa sayesinde bu işin kusursuz işlediğini söyleyebilirim.

Coach K
Mike Krzyzewski ve Kevin Durant ile özel röportajlarımız vardı. Dürüst olmak gerekirse buraya gelene kadar Coach K'in en büyük hayranı değildim. Ancak konuşunca sahip olduğunu düşündüğüm kibirden eser kalmadığını ve çok alçak gönüllü birisi olduğunu gördüm. Kalbimi kazandı, hatta ayrılırken İstanbul'da tekrar görüşmek üzere sözleştik. Röportajların haberlik kısmını önce NTV SPOR'da olacak. Ardından teker teker yayınlayacağım, o yüzden günlük, ne konuştuğumuz hakkında çok şey bilmene gerek yok.

Durant-İso-Yavuz
Carlos Arroyo röportajlar sırasında en sevimli olan kişiydi. Bizim grup sorulduğunda "bu grubu düşündükçe geceleri uyuyamıyorum" dedi. Miami Heat hakkındaki açıklaması hayatımda aldığım en güzel röportaj cevabı olabilir.

"Hey Arroyo. Miami Heat artık üç süper yıldıza sahip. Oyun kurucu olarak son saniyede kime pas vermeyi düşünüyorsun?"
"Zor soru, ben kimseyi üzmek istemeyen bir kişiliğe sahibim. Şutu ben atarım."


Arroyo
Rajon Rondo için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. ABD oyuncularını dünyanın en iyileri olarak nitelendirmesi ve genel tavrı çok iyi değildi. Yi Jianlian'ın İngilizce bilmeyişi ve "çok iyi bir savunma öğretmeni" olarak tanıttığı Selçuk Ernak'tan "Sel" diye bahsetmesi ilginçti.

Yi
Nike başkanı Charlie Denson "ileride bir Türk oyuncuyla sponsorluk anlaşması imzalayabiliriz" derken, günün en güzel sohbetlerinden birini Jerry Colangelo ile yaptım. Her şey bitmişti ve Jerry Colangelo öylece duruyordu. Yanına gidip oğluna gönderme yaparak "Ne olacak bu Toronto'nun hali" dedim. Sonrasında yaklaşık 10 dakika sohbet ettik. Röportaj değildi, ancak bazı noktalarda ısrarla "Bunu röportajda söylemezdim" ifadelerini kullandığı için Hido hakkında düşündüklerini yazmıyorum. Kısaca Hido'dan çok hazzetmediğini söyleyebilirim. Gerçi ben de olayı Hido tarafından anlatınca anlayışla karşıladı ama yine de oğlunun tarafını tutması kadar doğal bir şey yok tabii ki :)

Jerry Baba!
Jerry Colangelo, Miami Heat kadrosunun lig için kötü olduğunun altını çizdi. Ben biraz LeBron'ın kararını eleştirince, "artık zaman değişti, çocukları böyle kabul etmek gerek" dedi. 71 yaşındaki birisinin bu sözü 26 yaşındaki birine söylemesi bana da biraz garip gelmedi değil! Neyse, genel olarak harika bir sohbetti ve benden İstanbul'da Türk kahvesi içme sözü alarak yanımdan ayrıldı. Jerry babaya gelince Tophane'de nargile mi içirsem acaba?

Akşam konsere gitmeden önce buradaki dostum Alex ile buluştum. Oturup uzun uzun sohbet ettik. Lager and Lime hadisesini keşfetmem güzel oldu.

Atan galip!
Günün en güzel gelişmesi şüphesiz ki akşamdı. Amerika Milli Takımı kendi arasında mavi-beyaz maçı yaptı. All-Star'dan hallice geçen maçta Andre "Kara Delik" Iguodala aldığı her topu potaya göndererek MVP ödülünü kazandı. Normal süre eşitlikle sonuçlanınca, uzatmayı bizim bildiğimiz mahalle kurallarıyla bitirdiler: Atan galip, yiyen mağlup! Tyson Chandler'ın smacıyla kazanan taraf mavi oldu. Gerçek maçta görmek istiyorum bu takımı.

Bu arada maçı kenardan izleyenler arasında LeBron James (ki New York taraftarı onu yuhaladı), Carmelo Anthony, Dwyane Wade, Chris Paul ve Amare Stoudemire vardı. Carmelo bu yaz evlendiğini ve takıma katılamadığı için özür dilediğini söyledi.

Konserde: Nagwa-İso-Sedat Balcı
Gelelim Jay-Z konserine. Radio City Music Hall harika bir yer. Sine daha iyi bilir bu işleri ama konser izlemek için mükemmel olduğunu düşünüyorum ben. Jay-Z sahneye çıktığı andan itibaren kendimizden geçtik. Söylediği şarkılardan aklıma gelenler Ain't no love, Public Service Announcement, Hovi Baby, 99 Problems, On to the Next One, DOA ve I Know. Tabii ki konserin en çok beklediğimiz anı Empire State of Mind'di ve harika bir performansla bitirdi. Sevgili Sedat Balcı onun videosunu çekti. Paylaşmaya çalışacağım.

Konser enfesti, bittikten sonra yemek için bir İtalyan restoranına (yine) gittik. Evet, New York'ta gece geç saatte sadece İtalyanlar çalışıyor. Bu sefer pizza yedim ama mozzarellayı nasıl pişiremediklerini anlamadım. İlginçti. Sabah yedi-gece 12 işi beni çok yorduğu için bu gece dışarı çıkmıyorum. Yarın sabah yine erken kalkacağım. Yoğun bir program var. Hoşçakal!

Günlükte yarın: Michael Jordan mı? Hadi canım!

12 Ağustos 2010 Perşembe

New York Günlüğü #2

Foto: Yavuzalp Yamaner
Sevgili günlük;

Sabahın beşinde uyanmanın garip tarafı, jet lag olduğunu anlamanın bile çok uzun sürmesi. Programımız saat 12'de başlayacağı için Yavuz'la birlikte erken kalkıp alışverişe çıkmaya karar verdik. Sabah yedi kahvaltısının ardından yola koyulduk. Kahvaltı sırasında Tahsin adında bir Türk garsonla tanıştık. Bize Türk restoranlarının yerini anlatmaya çalıştı ama sanırım amacımızın New York'ta Türk yemeği yemek olmadığını anlaması uzun sürmedi. Kahvaltı bittikten sonra daha önce Erkan abinin önerdiği B&H Photo mağazasına gitmek için metroya binmeye karar verdik. New York'ta her şeyin çok basitleştirilmiş olduğu dikkatimi çekti. Bir insanın burada kaybolabilmesi için çok çaba sarf etmesi lazım.

Foto: Yavuzalp Yamaner

Metronun bizimkiyle pek bir farkı olmadığını söylemeliyim. Yavuz birkaç güzel fotoğraf çekti, onları kendi sitesinde paylaşacak sanırım. İndiğimiz durakta yer yüzüne çıkınca karşımızda Madison Square Garden vardı. Bende taşikardi var, bu tip ani heyecanlanmalar sağlığım için iyi değil! Neyse, MSG'yi gezip maç izleyeceğiz. Daha çok vaktimiz var.

Yavuz'un bu geziyle ilgili en çok heyecanlandığı bölüme geldik. B&H Photo'ya girer girmez kendini kaybetti. Erkan abi "oradaki ürünlerle yerel bir televizyon kanalı kurulabilir" demişti, haklıymış. Burada elektronikle ilgili aklınıza gelebilecek her şey var. Kipa'larından anladığımız kadarıyla çalışanların çoğu Yahudiydi, ancak burada da Türk çalışanlara rastladık. Her yerdeyiz!

Foto: Yavuzalp Yamaner
Alışveriş bitti ve otele döndük. Günün ilk organizasyonu "Ball Room"da açılan müzeye ziyaret. Çok büyük değil, ancak fazlasıyla etkileyici. Ayakkabı, forma ve topların zamanla nasıl değiştiğini çok net bir şekilde gözler önüne seriyor. En sevdiğim bölümse Magic Johnson'ın giydiği ayakkabı. Hemen yanında Michael Jordan'ın uğruna ceza yediği ilk renkli ayakkabısı var. Dr. James Naismith'in yazısıyla basketbolun orijinal 13 kuralı ve Kobe Bryant'in 81 sayı attığı maçta giydiği ayakkabılar da müzede dikkat çeken parçalardı. NTV SPOR'da geniş haberi görmüşsünüzdür belki. Güzel bir tecrübeydi.

Hemen yanımdaki ayakkabı bir zamanlar Magic'in ayağındaydı.
Ardından beşinci caddedeki Nike Town'a doğru yolculuğumuz başladı. Beş katlı dev bir mağazadan bahsediyorum. Her katını farklı bir spora ayırmışlar ve bisikletten atletizme kadar her sporla ilgili malzemeler vardı. Yürürken karşıma Chris Bosh çıktı. Alışverişe geldiğini ve konuşmak istemediğini söyledi. Anlayışla karşıladım çünkü orada bir kişiye vereceği taviz, tüm gününü mahvedebilirdi. Uzaktan fotoğrafını çekebildim sadece, korumaları o kadarına izin verdi. Yukarı çıkınca karşıma Marcelo Machado çıktı. Kendisinin kalbimde açtığı yara hâlâ derin olduğu için fotoğrafını çekmek istemedim.

Chris Bosh alışverişte. Fotoğraf telefonla çekildi.
Nike Town sonrasında planımızda akşamki Dwyane Wade ve Chris Paul etkinliğine gitmek vardı, fakat New York trafiği buna izin vermedi. Allah'tan Nike Türkiye'nin başındaki Nagwa bizlerle birlikteydi de, söylediği şarkılar yolculuğumuza neşe kattı! Neyse, Nagwa'nın dediğine göre Wade ve CP3 ile cuma günü görüşeceğiz. Biz de Nike'ın otelde verdiği kokteyle döndük. Akşam yemeği için görevlilerin de tavsiyesiyle otele yakın bir İtalyan restoranını tercih ettik. Açıkçası pizza satmadıklarını duyunca biraz hayal kırıklığına uğradım. İtalyan restoranında pizza olmaz mı? Bu bir Türk restoranına gidip kebap bulamamaya benziyor!

Pek sorun etmedik. Yemek sonrasında sevgili Irmak Kazuk'un tavsiyesine uyup otelin yakınındaki bir kulübe gittim. Müzik de güzeldi insanlar da. Biraz eğlendikten sonra otele geri döndüm, çünkü sabah programı saat yedide başlıyor! Yarın büyük gün, sabah Kevin Durant ve Coach K ile özel röportajlarımız var. Diğerlerinden de bir şeyler koparmak için çalışacağız. Sabah röportajlar, akşam da Jay-Z konserindeyiz! Heyecan verici.

Bugünlük bu kadar;
Sevgi & saygı.

11 Ağustos 2010 Çarşamba

New York Günlüğü #1


Dünya Basketbol Festivali adında bir organizasyon var New York'ta. Dünya Şampiyonası öncesinde Nike'ın düzenlediği, ABD Milli Takımı kampını da barındıran, Fransa, Porto Riko ve Çin'in de katılıp hazırlık maçı yapacağı bir organizasyon bu.

NTV SPOR adına bu organizasyonu takip etmek için ben de New York'a geldim. Kameraman arkadaşım Yavuzalp Yamaner ile birlikte TK0011 ile koyulduk yola.

Kıyaslama yapabilecek durumda değilim ama THY'nın dış hatları gayet iyiymiş. On saatlik yolculuk boyunca iki film, bir "Big Bang Theory" ve okuduğum bolca "The Book of Basketball" sayesinde keyifli saatler geçirdik sayılır.

New York'ta da herhangi bir sorun yaşamadan otelimize gittik. Ulaştırma görevlisi Gürcü çıktı, ancak 11 senedir ABD'de yaşamasına rağmen Zaza Pachulia ismini benden duymuş olması biraz şaşırtıcıydı.

Trump Soho'da kalıyoruz, yeni ve harika bir otel olduğunu söyleyebilirim. Epey büyük HD televizyonlar var. Odada olduğum her saniyeyi MSG HD kanalında geçiriyorum. Şu ana kadar "The 50 Greatest Moments at Madison Square Garden" ve "Amare Stoudemire's 10 Greatest MSG Moments" adlı belgeselleri izledim. Knicks yeni sezona hazırlanıyor anlaşılan :)

Akşam NY sokaklarında bir yürüyüşe çıktım. Bulunduğumuz yer gayet güvenli ve sakin ancak çok fazla café tarzı mekân yok.

Günlüğün ilk kısmı bu kadar. Yarın (bugün) sabah erkenden kalkıp Yavuz'la elektronik alışverişleri için yola çıkacağız. İstikamet Erkan Abinin önerdiği B&H Photo. Ayrıca Dwyane Wade ve Chris Paul'ün katıldığı bir etkinliğe gideceğiz ve Ball Room'daki basketbol müzesini gezme fırsatımız olacak.