10 Haziran 2011 Cuma
Jet iş başında
NBA Final Serisi beşinci maçında Dallas Mavericks, Miami Heat’i 112-103 yenerek seride 3-2 öne geçti. Dallas’ta gecenin kahramanı son çeyrekte attığı sekiz sayıyla Jason Terry oldu.
Gary Payton NBA tarihinin en iyi oyun kurucularından biri. Ancak onunla aynı sahayı paylaşmış herhangi birisi "eldiven" lakabını almasını sağlayan sert savunmasından, çaldığı toplardan ve olağanüstü saha görüşünden bahsettiği kadar çenesinden de bahseder. Eğer "NBA tarihinin en çok konuşan oyuncusu" diye bir ödül olsaydı, bunu hak eden kişi Gary Payton olurdu. Payton, Dallas ile Miami'nin karşı karşıya geldiği 2006 Final Serisi'ndeki unutulmaz üçüncü maçta çok kritik bir basketi vardı süper yıldızın. O zaman Jason Terry başta olmak üzere Dallas Mavericks oyuncularının kalbini kırmıştı.
Terry, o günü hayatı boyunca unutamadı. Şimdi Gary Payton yok, ancak onun mirasını final serisinde sürdürme görevini Jason Terry üstlendi. Belki Payton kadar iyi savunma yapamıyor ama gevezelik konusunda ondan geri kalır yanı yok. Hatta Dirk Nowitzki, kaybedilen son maçın ardından Terry'ye konuşma yasağı getireceğinden bahsetmişti. Yasak işe yaramadı tabii ki. Fakat başka bir getirisi oldu. Jason Terry, basketbol oynamaya başladı. Tıpkı idolü olarak gördüğü Gary Payton'ın beş sene önce yaptığı gibi hayati önem taşıyan bir basket attı Jet. Dallas'ın aldığı üçüncü galibiyette de son çeyrekte sahneye çıktı. Onun son çeyreklerde sekizer sayı attığı üç maç var finalde. Üçünü de Dallas kazandı. Kaybettikleri iki maçtaysa son 12 dakikayı sıfır sayıyla tamamladı Jet. Dallas'ın kupa özlemini gidermesi için ne kadar büyük önem taşıdığının daha iyi bir göstergesi olamaz. Kupa demişken, sezon başlamadan çok büyük bir iddia koymuştu ortaya Jason Terry. Sağ kolunda, pazı olarak da bilinen biceps'ine kocaman bir NBA kupası dövmesi yaptırmıştı sezon başlarken. Hem de "eğer şampiyon olamazsak bu dövmeyi sildireceğim" diyerek...
Terry'nin iddiaları bu kadarla kalmamıştı. Son çeyreklerde LeBron James'ten daha iyi oynayabileceğini söylediğinde hakkında obsesif kompulsif bozukluk teşhisi konmuştu. Terry, bu sefer konuşmasının altını doldurmayı başardı. Hem de son çeyrekte LeBron James ortalarda yokken. Önce James'i bire birde geçerek Jason Kidd'e bir asist yaptı, sonra da LeBron'ın eli üzerinden maçı bitiren üçlüğü attı. James son çeyreği iki sayıyla tamamladı yalnızca. Maç sonunda 17 sayı-10 ribaund-10 asistle triple-double yapmasına rağmen, dördüncü periyotta Jason Terry’ye yenildi LeBron James. Terry 8/12 isabetle, 21 sayı-4 ribaund ve 6 asist kaydetti. Daha da önemlisi, onun rüzgârı Dallas’a inanılmaz bir hava getirdi. Takım halinde %68 gibi akıl almaz bir üç sayı isabeti yakaladı Mavericks.
Terry, belki de hayatında ilk kez boş konuşmadı. Anlaşılan o ki, Dirk Nowitzki ve diğer takım arkadaşlarının bir süre daha başı ağrıyacak. Ancak böyle oynadığı sürece Jet’in konuşmaya hakkı var. Zira Terry, Dallas’ı şampiyon yapmaya karar verdi.
Etiketler:
2011 NBA Final,
Dallas Mavericks,
Jason Terry,
Köşe Yazısı
8 Haziran 2011 Çarşamba
Nowitzki’nin ateşi sönmedi
NBA Final Serisi Dördüncü maçında Dallas Mavericks, Miami Heat’i 86-83 yendi. Dallas’a galibiyeti getiren isim, 39 derece ateşle sahaya çıkan Dirk Nowitzki oldu
Bazen kahraman olmanız için harika oynamanız yetmez. Bazen de kötü oynarken bile kahraman olursunuz. Dirk Nowitzki, NBA Final serisinin dördüncü maçında kariyerinin en iyi basketbolunu oynamadı. 19 şutunda altı isabet buldu, ortalamasının çok altında kalıp sadece 21 sayı attı ve üç top kaybetti. Yine de maçın kahramanı oldu.
Nasıl mı?
Uzun sarı saçlarıyla bildiğimiz Alman yıldızın hayatı boyunca karşısına çıkan en büyük sorunlardan biri sinüzit, en olmadık yerde bir kez daha yokladı. Dirk daha önce sinüslerini temizlemek için bir kez operasyon geçirmiş, önlem olarak da bir süreliğine saçlarını kısacık kestirmişti. 2011 Final Serisi'nin dördüncü maçında eski hastalığı tekrar sahneye çıktı. Üstelik doktorlar, maç sabahı Dirk Nowitzki'nin ateşinin 39 dereceye kadar yükseldiğini söylüyordu. Zaten Nowitzki'nin de beti benzi atmış, yürüyecek hali yoktu. Alman mühendislik harikasının esasında sıradan bir insan olduğu gerçeğiyle yüzleşmek için kötü bir zamandı.
Hiç adeti olmamasına karşın soyunma odasında takım arkadaşlarıyla duygusal bir konuşma yaptı Dirk Nowitzki. Kısaca bu maçı tek başına kazanamayacağını söylüyor ve yardım istiyordu. Son çeyreğe kadar herkes imece usulüyle bir şeyler kattı takıma. 2011 playoff'unda ilk kez ilk beşte çıkan JJ Barea deliciliğiyle, kenardan gelen DeShawn Stevenson üçlükleriyle, Tyson Chandler ribaundlarıyla, Shawn Marion istikrarlı sayı katkısıyla son çeyreğe kadar getirdi maçı. Dördüncü periyoda bir atımlık barutu kalmıştı Nowitzki'nin. O da Dallas için yeterli değildi. Gözler Jason Terry'nin üzerindeydi. Jet'in katkısı çok önemliydi çünkü son çeyrekte sekiz sayı attığı tek maçı kazanırken, dördüncü periyotta hiç sayı atamadığı iki maçı da kaybetmişti Dallas. Son dakikalara kadar felaket oynayan Jason Terry, Dwyane Wade ile tartıştıktan sonra kendine geldi. Hayati önem taşıyan bir üçlük attı. Sıra tekrar Dirk'e gelmişti. O bir atımlık barutunu en doğru zamanda kullandı ve kabusu Udonis Haslem üzerinden maçı kazandıran turnikeyi bıraktı.
Dirk Nowitzki belki olağanüstü oynamadı, ancak kahramanlığıyla NBA tarihine geçti. Öte yandan harika oynayan bir Dwyane Wade vardı sahada. Tüm maç boyunca tek başına taşıdı takımını. Ribaund aldı, blok yaptı, sayı attı, takım arkadaşlarına pozisyon hazırladı... 32 sayı-6 ribaund-2 asist ve 2 blok da yetmedi galibiyete. Maçı kazanan bir süper yıldız değildi bu sefer. Dirk Nowitzki'nin arkadaşları, hasta olduğu günde ona destek oldular. Arkadaş demişken, Wade'in kankası LeBron James'i de unutmamak lazım. Kariyerindeki 90. playoff maçını oynayan LeBron, ilk kez tek haneli sayı üretiminde kaldı. Ancak böyle gitmeyeceği kesin. Dramayı seven LeBron, spot ışıklarını Dirk Nowitzki'nin hastalığına bırakmayacaktır. Daha iyi bir hikâyeye hazırlanın.
Etiketler:
2011 NBA Final,
Dallas Mavericks,
Dirk Nowitzki,
Köşe Yazısı
7 Haziran 2011 Salı
Dönüşü muhteşem oldu
![]() |
Teksas'lı Bosh |
NBA Final Serisi Üçüncü maçında Miami Heat, deplasmanda Dallas Mavericks’i 88-86 yenerek 2-1 öne geçti. Galibiyeti getiren basketi, kariyeri boyunca Dallas’ta hiç maç kazanamamış Chris Bosh attı
Dallas deplasmanında kazanmak NBA’deki herhangi bir takım için yeterince zor bir görev. Söz konusu Miami Heat olunca, zorluk derecesi iki kat daha artıyor. Örneğin Dwyane Wade, kariyeri boyunca yedi kez gitmiş Dallas deplasmanına, Udonis Haslem 10 kez. İkisi de sadece bir kez kazanabilmişler. Dahası var: Mike Miller 15 ziyaretinde tek galibiyet elde edebilirken, LeBron James sekiz gelişinde iki kez gülerek ayrılmış American Airlines Center’dan. Ancak en kötü karne Chris Bosh’ın. Kariyerinde sekiz kez Dallas deplasmanına giden Bosh, hiç galibiyet elde edememiş.
Üstelik onun için Dallas deplasmanlarının önemi başka. Ne de olsa doğup büyüdüğü şehir orası. Lise son sınıftayken takımıyla oynadığı 40 maçı da kazanarak ulaşılması güç bir rekorun altına imza atmıştı. Zaten Bosh, birkaç sene önce de Teksaslı olmaktan ne kadar gurur duyduğunu All-Star oylaması için yaptığı özel videoda kovboy kıyafetleri giyerek göstermişti. Eve dönüş kişisel olarak Chris Bosh’ı hep mutlu etse de, profesyonel kariyerinde bir türlü mutlu ayrılamamıştı Dallas’tan. Ailesine ve birlikte büyüdüğü çocukluk arkadaşlarına henüz bir galibiyet izletememenin bir burukluğu vardı içinde.
Üçüncü maç öncesinde bu talihini değiştirmekte kararlıydı Chris Bosh. İlk olarak geçmişiyle tüm bağını kısa bir süreliğine de olsa kesmeye karar verdi. Telefon numarasını değiştirdi ve çekirdek ailesi dışındakilerin onu aramasını engelledi. Artık bilet talepleriyle uğraşmak zorunda kalmayacaktı. Gerçi serinin ilk iki maçına etrafında yakınları olmadan da felaket oynamıştı Bosh. 34 şutunda yalnızca dokuz isabet bularak eleştiri oklarının hedefi haline gelmişti. Bahaneye ihtiyacı yoktu yani, kötü oynuyordu.
Üçüncü maç başladığında işler kötü gidiyordu. Dallas’ta kaybetmeye alışık olan Miami’de Dwyane Wade göz alıcı bir basketbol ortaya koyarken, Bosh ortalarda yoktu. İlk yarıdaki dokuz şutunda yalnızca iki isabet bulabilmişti yıldız forvet. İkinci yarıya başlarken işler biraz değişti. Önce LeBron James, sonra da Dwyane Wade’in asistleriyle üst üste iki basket buldu Chris. Kendine geldi. Esas numarasını maç sonuna saklamıştı.
39.6 saniye kala durum 86-86’yken molada herkes antrenör Erik Spoelstra’ya odaklanmıştı. Koç, Wade ve LeBron üzerine çizdiği oyunu anlatırken, Chris Bosh da Udonis Haslem’ı kenara çekti: “Eğer ikisinden birisi penetre ederse, bana perde yap ki boş kalayım.” Bosh’ın hesabı tuttu. Wade penetre sonrası LeBron’a pas verdi. James’in etrafına iki kişi geldi hemen. O esnada Haslem perdeyi yaptı ve Bosh bomboş kaldı. James’in olağanüstü pası sayesinde topla buluşan Chris, maçı kazandıran basketi attı: 88-86. Nihayet memleketinde bir maç kazanabildi Chris Bosh. Hem de en doğru zamanda. Belki numarasını değiştirmeseydi, daha da çok tebrik alabilirdi. Neyse, zaten kutlamalara başlamak için iki galibiyete daha ihtiyacı var zaten.
Etiketler:
2011 NBA Final,
Chris Bosh,
Köşe Yazısı,
Miami Heat
3 Haziran 2011 Cuma
Nowitzki’nin İntikamı
Dallas Mavericks NBA Final Serisi’nin ikinci maçında Miami Heat’i deplasmanda 95-93 yenerek durumu 1-1’e getirdi ve ev sahibi avantajını ele geçirdi.
Ünlü Fransız yazar Eugene Sue, tespitini 170 yıl önce yapmış: İntikam soğuk yenen bir yemektir. Bu yüzden 2011 NBA Final Serisi’nin ikinci maçındaki intikam hikayesinin aslını anlayabilmek için biraz daha geçmişe dönmek lazım...
Beş sene önceydi. Dirk Nowitzki ve arkadaşları Dallas'tan Miami'ye yaklaşık bin 500 millik mesafeyi, 2006 NBA Final Serisi’nde ilk iki maçı kazanmış bir takımın güveniyle uçtu. American Airlines Arena'yı bembeyaz tişörtleriyle dolduran 19 bin 800 kişinin önünde o güvenlerinden bir şey kaybetmemişlerdi. O yakıcı atmosferde son altı buçuk dakikaya 13 sayı farkla önde giren Mavericks'te heyecan doruktaydı. Ne de olsa seriyi 3-0'a getirmek, "Dallas Şampi..." başlıklarının atılmasını sağlayacaktı. O anda Dwyane Wade sahneye çıktı ve kalan bölümde tek başına 12 sayı attı. Dallas öyle bir panik yaptı ki, NBA tarihinin en iyi serbest atıcılarından biri olan Dirk Nowitzki bile serbest atış kaçırdı. O kaçan faul atışı, pahalıya mal oldu. Maçı kaybeden Dallas, diğer maçlarda seriyi kazanamadı ve şampiyonluk kupası Miami'nin oldu. Dirk o anı hiç unutmadı...
Beş yılda çok şey değişti. Nowitzki çalıştı, çalıştı, çalıştı. NBA'in en çok maç kazanan takımı yaptı Dallas'ı. Sekizinci sıradaki Golden State'e elendiler. Yine kaybetti. Sonra biraz daha çalıştı. Ancak diğer dört senenin üçünde de ilk turda elendi. Dirk bu, durur mu? Yine durmadı ve çalıştı. Kaybetmekten vazgeçmedi. Kaybettikçe üzerine bir şeyler koydu ve intikam için en doğru zamanı bekledi.
Düne dönelim. Tıpkı beş sene öncesindeki gibi American Airlines Arena'da, 19 bin 800 kişi bembeyaz tişörtleriyle hazırdı. Bu sefer ilk maçı kazanan Miami Heat, müthiş bir özgüven taşımıştı ikinci maça. Dwyane Wade ortalığı kasıp kavurmuş, son çeyreğin ortasında 36 sayıya ulaşmıştı. Tesadüf bu ya, kendine güvenen taraf yine son altı buçuk dakikaya büyük farkla önde girdi. 15 sayılık fark, Miami'nin maçı kazandığının bir göstergesiydi. Seriyi 2-0'a getirmek, şampiyonluk için büyük bir rüzgârı arkasına alması anlamına geliyordu Heat'in. İntikam için daha uygun bir zaman olamazdı. Sahne Dirk Nowitzki'nindi. Önce Jason Terry'ye bir asist yaptı. Sonra Jason Kidd'e. Yetmedi, son üç dakikada dokuz sayı attı. Hem de maç kazandıran basketi “orta parmağında tendon yırtığı bulunan sol eliyle” atarak... Sonuçta Dallas 88-73’ten geri gelerek 95-93 kazandı. Nowitzki intikamın ilk kısmını tamamladı. Maç sonunda sevinmemesi gerektiğini biliyordu Alman yıldız. Gülmedi. Zira bu kadar yaşanmış şeyden sonra onun yüzünü güldürecek tek an, kupayı kaldırabildiği an olacaktı.
Şimdi ne yaptığını merak eden var mı? Çalışıyor...
Etiketler:
2011 NBA Final,
Dallas Mavericks,
Dirk Nowitzki,
Köşe Yazısı
1 Haziran 2011 Çarşamba
Miami’nin çocuğu Haslem
![]() |
Haslem'ın sırtındaki Florida haritası dövmesi |
Kariyerindeki 11. NBA sezonunda ilk kez final oynama fırsatı yakaladı Mike Miller. Belki de en hazırlıksız yakalandığı dönemdi bu. Sol el baş parmağındaki sakatlığı canını yakıyordu, fakat bu fırsatı kaçıramazdı. 31 yaşındaki forvet, bu yüzden doktorların ameliyat yönündeki telkinlerini sezon sonuna erteledi. Ancak Miller’ın parmağındaki ağrıları unutturacak kadar önemli başka sorunları vardı. Doktorlar, birkaç gün önce doğan kızının kalbinde dört delik olduğunu tespit ettiğinden bu yana başka bir şey düşünmez olmuştu Mike Miller. Ne şampiyonluk yüzüğü, ne sakatlıklar, ne de basketbol. Çok şükür ki, maçtan iki gün önce taburcu edildi Miller’ın bebeği. Yine gözetim altında, fakat işler daha iyiye doğru gidiyor.
Mike Miller’ın acısını takımdaki en yakın arkadaşıyla paylaşmasından doğal bir şey olamaz. 1999’da Florida Üniversitesi’nde başlayan Udonis Haslem-Mike Miller dostluğu, yıllar sonra yine Florida eyaletinde zirve yaptı. Belki LeBron James-Dwyane Wade ikilisi kadar çok ilgi görmüyorlar ama Miami’nin esas köklü dostluğu onlara ait. En yakın arkadaşını maça hazırlamak için çok çaba sarf eden Udonis Haslem, kendisi de imkansız bir görev üstlendi.
Sol ayağındaki sakatlık yüzünden daha önce sezonu kapattığı açıklanan Haslem, olağanüstü bir tedavi sürecinin ardından playoff’ta sahaya çıktı. Zaten 2.03’lük pota altı oyuncusunun Miami’de kalma sebebi Mayıs ayının sonunda hâlâ basketbol oynayabilmekti. Denver’ın önerdiği 34 milyon doları elinin tersiyle itip, 20 milyon dolara Miami’de kalmıştı. Eh, kendisini şimdi riske etmezse ne zaman edecekti?
Haslem’in parke üzerindeki görevi Dirk Nowitzki’yi durdurmaktı. Hani şu playoff boyunca %50’nin üzerinde isabetle 28.3 sayı ortalaması tuttran; Portland’ın, Lakers’ın, Oklahoma’nın dörder beşer farklı savunmacıyla durdurmaya çalıştığı Nowitzki’yi... Haslem ne yapması gerektiğini iyi biliyordu ve başarıyla uyguladı. Dirk belki maçı 27 sayıyla tamamladı ama kullandığı 18 şutun 11’ini kaçırdı. Haslem sayesinde. Belki herkes LeBron James’in, Dwyane Wade’in son çeyrekteki kritik basketlerinden bahsedecek. Ancak final galibiyetinin bir numaralı kahramanı Miami’de doğan, tüm eğitim yaşantısını Miami’de geçiren ve milyonlarca dolar daha az kazanmak uğruna Miami’de kalan Udonis Haslem’dır. Eğer Florida’daki sporseverler biraz Türk tribün jargonuna bulaşsalardı, American Airlines Arena’yı “Miami’nin çocuğu Haslem” tezahüratı inletirdi ikinci maçta. Zira o tüm saygıları hak ediyor.
Neticede bu iş takım oyunu. İş Dirk Nowitzki'yi yavaşlatmakla bitmiyor. Koç Erik Spoelstra'nın savunma taktiklerinin de altını çizmek lazım. Dwyane Wade'i kendisinden daha uzun Shawn Marion ile eşleştirme riskini göze alan Spoelstra, ilk yarıda 12 sayı atan Jason Terry'yi ikinci yarıda LeBron James ile savunmayı tercih etti. Sonuç: ikinci yarıda sahadan silinen Terry, sıfır sayıda kaldı. Savunma sertliği öyle bir hal aldı ki, bomboş şutları bile kaçırır oldu Dallas’ın yıldızları. Evet, finalde ilk turu “süper kankalar” aldı. Ancak kimse yerden kalkma konusunda Dallas’ın “Kaybedenler Kulübü”nden iyi olamaz. Mavs hafife alınamaz.
NOT: Bu yazı, NBA Final Serisi ilk maçının ardından Milliyet Gazetesi için yazılmıştır.
Etiketler:
2011 NBA Final,
Köşe Yazısı,
Miami Heat,
Udonis Haslem
30 Mayıs 2011 Pazartesi
Kupa değil, yüzük peşinde
![]() |
Dirk Nowitzki |
NBA’de şampiyonluk kupaları takım sahipleri içindir. Bu yüzdendir ki diğer sporların aksine oyuncuların ağzından “kupa bizim olacak” ifadesi yerine, “yüzük istiyorum” cümlesi çıkar NBA basketbolunda. Nihai hedef, sadece şampiyonların sahip olduğu o şampiyonluk yüzüğünü takabilmektir.
1990’lı yıllarda Michael Jordan’ın 10 yüzükten altısını alması çok kalp kırdı. O emekli olduktan sonra üç kişinin hakimiyetinde geçti kupa seremonileri. 2000’li yıllarda ABD’deki kuyumcular; Tim Duncan, Shaquille O’Neal ve Kobe Bryant’ın parmak ölçülerini ezbere bilir oldu. Son 12 yüzüğün 10’u bu üçlüden en az birine gitti. Ne yazık ki, 1998’den bu yana ilk kez üçü birden final serisinde yok. Kabul etmek zaman alabilir, ancak 2011 NBA playoff’u NBA’de bir çağın kapandığının resmidir.
Yeni çağın nasıl başlayacağı final serisinde yanıt bulacak. Bir tarafta sadece o mücevherata sahip olabilmek için maddi-manevi bir sürü fedakârlık yapan oyunculardan kurulu bir takım var. LeBron James, Chris Bosh, Dwyane Wade, Udonis Haslem, Mike Bibby ve diğerleri başka takımlarda daha iyi bir görev almak yerine; sözleşmelerinden milyonlarca dolar feda ederek Miami Heat’te bir araya geldiler. Üstüne üstlük başlarında da 40 yaşında bir Filipinli var. Sezon boyunca antrenör Erik Spoelstra ile tartışıp, onun liderliğini reddeden tecrübeli yıldızlar, şimdi bu genç adamın gözünün içine bakıyor. Spoelstra’nın Miami’si olmaz denilen değişimi yaptı. Burnu büyük primadonnalar, artık kendini öne atmaktan çekinmeyen birer asker görünümünde. Dwyane Wade savunmayı başlatıyor, LeBron James oyunu kuruyor, sezon içinde Ömer Aşık’a yere atladığı için kızan Chris Bosh bile her ortadaki topa plonjon yapmaktan çekinmiyor… Herkes takım için en doğrusu neyse onu yapıyor. Miami’nin “süper kankaları” şüphesiz ki kariyerleri boyunca birçok yüzük kazanacaklar. Esas soru, bu hikâyenin 2011’de başlayıp başlamayacağı…
Finale Batı yakasından gelen takım Dallas Mavericks. Onlar Miami’nin aksine, uzun bir hikâyeyi mutlu sonla bitirmenin peşindeler. Daha önce iki final kaybetmiş Jason Kidd, 2006 final serisinin acısını içinde hâlâ taze tutan Jason Terry, konferans finalinde iki kez püskürtülmüş Shawn Marion, Robert Horry-zede Peja Stojakoviç ve tabii ki Dirk Nowitzki. Emekliliğinde tarihin en büyük oyuncularından biri olarak anılacak Nowitzki, kariyeri boyunca hiç şampiyonluk kupası kaldırmadı. 1996’da Almanya ikinci ligi finalinde, 2005’te Avrupa Şampiyonası finalinde, 2006’da NBA finalinde hep kaybetti Nowitzki. Şimdi bir şampiyonluk şansı daha var. Bu sefer etrafında hayatı boyunca kaybetmiş bir sürü yıldız. Belki de bu yüzden hücumda topu paylaşıyorlar, en doğru yerde durup en doğru şutu seçiyorlar ve göze hoş gelen basketbol oynayarak finale kadar yükseldiler. Dallas’ın “Kaybedenler Kulübü” sadece ve sadece birlik olarak kazanabileceklerini iyi biliyor.
2011 NBA Final serisinin hikâyesidir: Bakalım “Süper Kankalar” mı yoksa “Kaybedenler Kulübü” mü kazanacak? Yeni çağın başlangıcı için daha iyisi olamazdı!
Etiketler:
2011 NBA Final,
Köşe Yazısı,
Milliyet
23 Şubat 2011 Çarşamba
Melo-dram ve Sonrası
Yapma aylar geçer güneş doğarken...
Dünyadaki New York Knicks taraftarının, Nazım Hikmet Ran'ın kim olduğu konusunda herhangi bir fikri yoktur muhtemelen. Ancak Japonya'da yaşanan insanlık dramı hakkında yazdığı o şiir, NBA'in dramı Knicks'in durumuna da ışık tutabilir. Basketbolun Hiroşima'sı New York'a, basketbolun atom bombası Isiah Thomas düştükten sonra herkes 2010 yazında yapılacak süper yıldız hamlelerini beklerken yapma aylar geçti...
Fakat olmadı... LeBron James ya da Dwyane Wade gelmedi. Başkan Donnie Walsh enkaz çalışmaları için harcadığı çabanın belki daha fazlasını, enkaz sonrası yapılanma için harcadı. Amare Stoudemire ile gelinen nokta, son yılların en iyi Knicks takımının yaratılmasını sağladı. Bakmayın afili cümlelerle anlatıldığına, son yılların en iyi New York'u Doğu Konferansı'nın altıncı sırasında ve %50 galibiyet oranının sadece iki maç üzerinde. “Şampiyonluk” hayallerinin tam da çok uzağında...
Yani Knicks taraftarının yıllarca umutla beklediği takımın, beklentilerin çok altında kalacağı 50 küsür maç sonra anlaşıldı. Bu durumda ya kimseye şikâyet etmeden yeniden oturup ağlanacak, ya da umut edecek yeni bir şey bulup güneş doğana kadar yapma ayların geçmesi beklenecekti. Knicks ikincisini tercih etti.
New York Knicks'in Carmelo Anthony'yi alırken mevcut yapının temel kolonlarından bazılarından vazgeçtiği ortada. Henüz potansiyeline ulaşmamış olsalar da, ulaşacakları yönünde ciddi sinyaller vermiş Wilson Chandler ve Danilo Gallinari'nin yanı sıra D'Antoni'nin yüksek tempolu basketboluna harikulade uyum sağlayan Raymond Felton takımdan ayrıldı. Üstüne üstlük gelen pakette Chauncey Billups gibi bir soru işareti var. Evet, Billups ligin en değerli oyun kurucularından biri. Ancak nasıl en sevdiğiniz spor ayakkabılarınızı nasıl takım elbisenizin altına giyemezseniz, Billups'ı da D'Antoni'nin sisteminde oynatamazsınız.
Peki neden bu takas yapıldı? İşte burada yazının başına dönüyoruz: New York'un yeni bir umuda ihtiyacı var. Ve o umudu yeniden yeşertecek kişi, şehrin öz be öz çocuğu Carmelo Anthony. Burada doğmuş, büyümüş, üniversiteyi o civarda okumuş bir isim. Ayrıca “Takaslarda en iyi oyuncuyu alan her zaman kârlıdır” sözü günümüzün oyuncu merkezli NBA düzenine “cuk” oturan bir inanışı temsil ediyor. Ve çok tartışılan bu takasta herkesin kabul ettiği tek gerçek, Melo'nun takım değiştirenler arasındaki en iyi oyuncu olduğu.
Carmelo Anthony ve Amare Stoudemire ortaklığının düşük tempoyu seven, topu elinde tuttukça verimli olan bir başka isim Chauncey Billups ile parkedeki beklentileri karşılayacak bir şekilde sonuçlanması pek de mümkün değil. Ancak bu bile umutların yok olmasına yetmiyor. Sebebi açık, Billups'ın kontratı bittiğinde serbest kalacak üç isim: Chris Paul, Deron Williams ve Dwight Howard. Kabul edin, senaryo bir yerden tanıdık geldi. Takım 2012 yazını bekleyecek. Hem de bu sefer Stephon Marbury ve Nate Robinson gibilerle değil. Maç başına 30 sayı potansiyeline sahip iki süper yıldız ve Landry Fields, Ronny Turiaf, Renaldo Balkman, Kelenna Azubuike gibi yüreğini sahaya koyacak isimlerle... 2011 model Knicks'in tavanı playoff ikinci turunda elenmekti, takastan sonra bu açıdan değişen bir şey yok. 2012 ve sonrasında güneşin doğması içinse bekleyecekler.
Takasın bir de Denver Nuggets tarafı var tabii ki. Onlar açısından olayların başlangıcı için 10 Temmuz 2010 tarihine, yani Carmelo Anthony'nin ünlü DJ Lala Vazquez ile evlendiği güne dönmek gerekir. ABD'nin ünlü kişiliklerinden ikisinin gözlerden uzakta, deniz seviyesinden bin yedi yüz metre yukarıda yaşamasını beklemiyordunuz herhalde! Onlar evliliklerini gösterişli bir şehirde sürdürmeyi tercih edince, bu çaylak Genel Menajer Masai Ujiri'nin sorunu haline geldi. Nijerya'nın kuzeyinde doğmuş bu güzel insan, 2011 NBA'inin kurallarına uymak zorundaydı. Artık oyuncular ne isterse o olur!
Ujiri bu zor durumu harika kontrol etti ve Denver'ın hem finansal açıdan kazanmasını sağladı, hem de Melo'nun gidişinin çok da olumsuz etkilemeyeceği bir kadro kurdu. Maddi meselelerden bahsetmek gerekirse... NBA'de lüks vergisi sınırı 70 milyon 300 bin dolar. Bu sınırın üzerinde yapılan tüm harcamalar için %100 ek vergi ödemek zorunda takımlar. Takas öncesinde yaklaşık 84 milyon dolarlık maaş tablosuna sahip olan Denver, takas sonrasında lüks vergisi sınırının altına düştü. New York Knicks'ten gelen üç milyon dolarlık nakit para da eklenirse, Ujiri takımına 17 milyon doların üzerinde ek bir kazanç sağladı.
Kazançlar saha içinde de büyük. Bu sezon komple bir hücum silahı haline gelen 22 yaşındaki Danilo Gallinari, Denver'ın hücumdaki yeni dış gücü olacak. Gallo çabuk ayakları ve uzun kollarıyla kötü de bir savunmacı sayılmaz. Üç-dört yıl içinde all-star seviyesine gelebilecek bir potansiyel. Wilson Chandler da ligin üst seviye görev adamlarından biri haline geldi New York'ta. Müthiş atletizmi, çember çevresindeki bitiriciliği ve enerjisiyle kısa sürede Denver rotasyonunda yer alacaktır. Takasta Nuggets'ın yolunu tutan Rus pivot Timofey Mozgov da ikili oyunlardaki başarısı ve hücum ribaundlarındaki yetenekleriyle yararlı bir yedek. Raymond Felton içinse konuşmak erken, zira onun gönderileceği yönündeki söylentiler çok kuvvetli. Kalsa bile o da ligin her takımında ilk beş çıkabilecek bir oyun kurucu.
Takasın son tarafı, Minnesota'nın penceresinden bakıldığında takasta kaybedilen çok şey olmadığı aşikâr. Corey Brewer'ın pozisyonunda Michael Beasley, Martell Webster, Wayne Ellington ve Wesley Johnson ile onun kaybını çözebilecek bir derinliğe sahipler. Üstüne üstlük Anthony Randolph, üzerine kumar oynamaya değecek kadar iyi özelliklere sahip bir saf yetenek.
Ayak bileğinden çok kötü bir sakatlık geçirmeden önce gayet iyi bir oyun ortaya koyuyordu Anthony Randolph. Pas ve ribaund yeteneği tartışma kabul etmeyecek kadar iyi. Fiziki özellikleri (uzun kolları ve zamanlama yeteneği) iyi savunma yapabileceği yönünde sinyaller veriyor. Fakat yetenek bahşetme konusunda Allah'ın bu kadar cömert davrandığı bir insan olarak Randolph, elindeki bu cevheri nasıl kullanacağı konusunda bir fikre sahip değil. Bu yüzdendir ki ne Don Nelson, ne de Mike D'Antoni ona çok şans vermedi. Yine de benzer şeyler Minnesota'ya gelmeden önce Michael Beasley ve Darko Miliçiç için de söyleniyordu. Bu ikilinin geldiği nokta, Timberwolves'un Randolph'a bir şans daha verecek cesareti bulmasını sağlıyor. Onlarda da bir umut var yani.
Neticede herkesin kazandığı bir takas tablosu var ortada. Tüm bu gelişmelerden çıkan tek bir sonuç var, o da yıldız görünümlü “süper mızmızların” artık çok can sıkmaya başladığı. NBA'in tek kurtuluşu bir an önce oyuncu merkezli olmaktan çıkıp, eskisi gibi basketbol sistemlerinin merkezde olduğu bir lig haline gelmeli. Belki o zaman kıyaslayabiliriz Michael Jordan, Magic Johnson ve Larry Bird gibileriyle şimdikileri...
* Bu yaz 23 Şubat 2011'de NTVSpor.net'te yayınlanmıştır.
Etiketler:
Carmelo Anthony,
Köşe Yazısı,
NBA,
New York Knicks
16 Kasım 2010 Salı
Caferağa'da Bir Gün
![]() |
Foto: Altyapibasket.com |
Toplamak gerekirse,
Erbil Eroğlu: Saha görüşü ve bu seviye için üst düzeyde bir fiziği var. Maçın farklı gitmesi bazen göze hoş gelen hareket yapmak uğruna biraz top kaybetmesine sebep oldu ancak Neven Spahija'nın neden onu sık sık A Takım'a aldığı açık. Şafak Edge ve Uğur Can Öğüt'ün yanında onun da anılması gerekiyor.
Kerem Hotiç: Çok iyi bir şutör olduğu kesin. Çok rahat sayı üretebiliyor. Saha içinde rahat görünmesi hem iyi, hem kötü olarak algılanabilir. Biz tabii ki iyi kısmından bakıyoruz.
Berkay Candan: Tüm ekibi en çok etkileyen isimdi. Müthiş bir fiziği var bir kere. Çok yönlü, oyun konsantrasyonu üst düzeyde ve saha içinde yaptıklarıyla doğal lider. Nazar değmesin, çalışmaya devam etsin. Kesinlikle üst düzey bir oyuncu olabilecek parıltıya sahip. Pozisyonu kısa forvet.
Metecan Birsen: Hakkında o kadar çok olumlu şey duydum ki, maça giderken beklentilerim yüksekti. Daha zamana ihtiyacı olduğunu düşünüyorum. Fakat o boyda (2.04) bir oyun kurucu görmek tabii ki insanı heyecanlandırıyor. Gelişimini yakından takip edeceğim.
Berk Uğurlu: O da 1996 doğumlu. Fizik olarak abilerinin yanında küçük kalıyor, ancak saha görüşü ve pas yeteneği muazzam. Konuşmak için erken, ancak iyi bir oyun kurucu olabileceğini gösterdi. İzlemesi keyif verdi.
Efes Pilsen
Ne yazık ki Efes Pilsen genç takım antrenörünün genel olarak oyunculara yapıcı bir tavrı olduğunu düşünmüyorum. Hata yapan saniyesinde kenara gelirken, oyuncuların özgüvenlerine zarar verecek uyarılar geldi kenardan. Hocanın tarzıdır, bir bildiği vardır tabii ki. Birçok altyapı maçında da bu tarz şeylerle karşılaşıldığını biliyorum, ancak bu bana biraz fazla geldi. O yüzden Efes'teki oyuncuları değerlendirirken bu çerçeveden bakmak lazım.
Berk Demir: Fiziği ilk bakışta dikkat çekiyor. Temastan kaçması dikkat çekti ama net bir orta mesafe şutu var. Kısa listeme aldım, yakından izleyeceğim.
Cedi Osman: "Jedi Knight" lakabını aldı bile bizden. Çok aktif, rahatça çembere gidebiliyor ve iyi bir skorer. Gelecek için Efeslilerin umutlanması için önemli bir sebep.
Eurobasket-14 Kasım
Eurobasket 2. bolum-14.11.10 from rock_n_doll on Vimeo.
Blogu şu sıralarda ihmal ediyor oluşumun önemli sebeplerinin başında Eurobasket geliyor. Sine Büyüka ve Caner Eler ile Eurobasket için çok mesai harcıyoruz. Cumartesi geceleri 01:30'da NTV SPOR'dayız. 14 Kasım tarihli Eurobasket programını kaçıranlar için kayıt burada. Özellikle Ömer Onan röportajını kaçırmayın derim. Geri dönüşleri bekliyoruz.
Etiketler:
Euro_Basket,
NTV SPOR,
Podcast
Mezun!
Bahçeşehir Üniversitesi FIFA-CIES Spor Yöneticiliği Bölümü mezuniyet töreninden. Yanımdaki FIFA'dan Vincent Monnier.
Etiketler:
Bahçeşehir Üniversitesi,
FIFA,
Fotoğraf,
Kişisel
8 Kasım 2010 Pazartesi
Beşiktaşlı Iverson
Dört kez sayı kralı olmuş, bir MVP ödülü bulunan bir efsanenin basketbol kariyerini Türkiye'de sürdürecek olması tüm dünyadaki sıkı NBA hayranları için üzücü bir haber.
Kanıt sosyal medyada. Allen Iverson'ın Türkiye'ye geldiğine kimse inanmıyor. İhtimal bile vermiyorlar.
Gelecekte NBA Avrupa Ligi açılır mı bilinmez, ancak İstanbul şimdiden NBA tarihinin önemli parçalarından biri haline gelmek üzere. Bundan yaklaşık iki ay önce gelecekte ligin “en değerli oyuncusu” ödülünü kazanacak bir oyuncu İstanbul'da şampiyon oldu. Şimdi İstanbullu basketbolseverler bu ödülü daha önce kazanmış bir efsaneyi izleme fırsatı edinecekler.
ABD Milli Takımı'nın Sinan Erdem Spor Salonu'nda şampiyonluk kupasını kaldırması tarihi bir andı. Çünkü Kevin Durant isimli çocuğun bir takım lideri olarak kazandığı ilk şampiyonluk yüzüğüydü o. Türk basketbolseverler, dünyada Durant'i kupa kaldırırken canlı izleme ayrıcalığına sahip ilk kişilerdi.
Fakat artık Dünya Şampiyonası bitti, normal sezona dönme zamanı. Daha önce Hidayet Türkoğlu, Mehmet Okur ve Ersan İlyasova gibi yıldızların doğuşuna sahne olan İstanbul parkeleri, şimdi bir efsaneyi ağırlamaya hazırlanıyor.
İstanbul daha önce Conrad McRae, Willie Solomon, Mahmoud Abdul-Rauf ve Cappie Pondexter gibi önemli oyuncuların eviydi. Şu sıralar Bostjan Nachbar, Tarence Kinsey ve Diana Taurasi gibi isimler de bu şehirde.
Şimdi Allen Iverson'ın zamanı.
Allen Iverson Beşiktaş'ta, düşünmesi bile keyif veriyor.
Memphis şehrini terk ettiği günden bu yana NBA yöneticileri tüm yeteneklerine rağmen Iverson'ın adını duymak bile istemiyorlar. AI yedek olmayı, ya da kendi tabiriyle “yeteneklerini başka birisinin arkasına koymayı” kabul etmemişti çünkü. Louis Williams'ın çenesinin kırılmasıyla, Iverson efsanesinin doğduğu takım olan Philadelphia, ona bir şans daha verdi. Orada kader devreye girdi ne yazık ki. Iverson tam basketbola odaklanacakken, dört yaşındaki kızı bir türlü teşhis edilemeyen bir hastalığa yakalandı ve AI yeteneklerini sahaya yansıtamadı.
Şunu kabul etmek lazım: Allen Iverson'ın NBA macerası sona erdi. Böyle olması gerekmiyordu fakat artık yeni bir sayfa açma zamanı. İki kıtayı birleştiren güzel boğazıyla İstanbul, yeniden başlamak için harika bir şehir. 13 milyon insan yanılıyor olamaz.
Allen Iverson'ın Beşiktaş'la iki yıl için dört milyon dolarlık sözleşme imzalaması, Türk sporseverler için, dünyanın geri kalanı kadar büyük bir sürpriz olmadı. Zira Beşiktaş yönetimi zaten bu yaz Guti ve Ricardo Quaresma'yı alarak artık farklı bir yolda olacaklarının sinyallerini vermişti. Bu ikilinin imza törenleri düşünüldüğünde, Allen Iverson'ın aynı kalabalığı çekeceğini söylemek yanlış olmaz herhalde.
Belki de olur.
Çünkü Allen Iverson, Guti'den de Quaresma'dan da fazla taraftar çekecek potansiyele sahip. Çünkü iş artık sadece Beşiktaş'la sınırlı değil. Bundan yaklaşık altı yıl önce kendisi de gördü zaten. ABD Milli Takımı'yla 2004 Olimpiyat Oyunları'na hazırlanan Iverson, Türk Milli Takımı'yla iki hazırlık maçı yapmak için İstanbul'a gelmişti. Abdi İpekçi Spor Salonu'nda Iverson'ın formasını ya da kol bandını taşıyan yüzlerce genç insan vardı. Ay-yıldızlı formaya karşı oynayan hiçbir oyuncu, bu kadar büyük bir desteğe sahip olmamıştı. Ancak Allen Iverson gibi birisi “12 Dev Adam”ın taraftarından biraz çalabilirdi. Belki Kobe Bryant ve Michael Jordan da...
Hem kısa boyu hem de isyankâr kişiliğiyle Allen Iverson Türkiye'de önemli bir ikon. NBA'deki uzunlarımız kimseyi yanıltmasın, ortalamaya vurulduğunda çok da uzun bir ülke değiliz. Belki de bu yüzden 1.83'lük bir adamın parke üzerinde devler arasında harikalar yaratması bizi çok etkiliyor.
Tabii bu kişiye özel sevginin yanında bir de Beşiktaş taraftarının desteği olacak Allen Iverson'ın arkasında. Milyonlarca taraftara sahip Beşiktaş'ın Afrika kökenli oyunculara karşı olan sevgisini bilmeyen yok. Daha önce Fani Madida, Daniel Amokachi ve Pascal Nouma gibileri bu kulüp için efsane oldular. Basketbolda Khalid El-Amin'e gösterilen sevginin unutulması mümkün mü?
Yani başarılı olup olmaması pek de önemli değil. Iverson, aradığı o gerçek sevgiyi İstanbul'da bulacaktır.
Sonuçta kariyeri boyunca 250 milyon doların üzerinde para kazanmış bir yıldız için üzülmenin alemi yok. Iverson'ın yeni transferinin tek sebebi para olsaydı, kendisine Beşiktaş'ın verdiğinin iki katını öneren Çin takımına giderdi. Allen Iverson Türkiye'ye yeniden eğlenebilmek ve basketbol oynamak için geliyor. Burada yeniden efsaneleşecek ve kayıtsız-şartsız sevildiği bir ortamda olacak.
Yaşadığı onca zor yıldan sonra Allen Iverson'ın buna ihtiyacı var.
Belki Iverson Türkiye'de Beşiktaş'ı kendisinden iki-üç kat büyük bütçeli takımlara karşı şampiyon yapamayacak. Ancak 35 yaşındaki efsane sahaya çıkıp yeniden kendi bildiği basketbolun en iyisini oynamaya hazır. Ve şimdiden dünya televizyonları Allen Iverson'ın yeni takımıyla çıkacağı ilk maçı yayınlamak için sıraya girdiler bile.
Sahada başarılı olup olmayacağını sorgulayıp durmaktansa, bunun keyfini çıkarmak gerek. Tüm dünyanın gözü şu anda İstanbul'da çünkü...
* Bu yazı 8 Kasım 2010'da NTVSpor.net'te yayınlanmıştır.
Etiketler:
Allen Iverson,
Beşiktaş
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)